Ana Sayfa / Uygulamalı Felsefe / Diyojen Platon’a Karşı

Diyojen Platon’a Karşı

Diyojen ve Platon’un fikirleri yüzlerce yıldır savaş halinde. Onların ilginç ve mücadele dolu öyküleri Antik Yunan’dan günümüze kadar okuyucuların da hayal gücünü ele geçirmiştir. Konu neredeyse 2300 yaşında olmasına rağmen, uzun süredir filozoflar “Platon’u yalvarmadığı zaman yalvarmakla, dikilmediği yerde dikilmekle” suçlanmakta. Platon “Diyojen’den esprili cevaplar ve hakaretler aldığında aynı şekilde cevaplar vererek bu fikir savaşını eğlenceli bir hale de getirmiştir.” Bunu yaptığında da “başını aşağıya doğru tutmuş ve ne demek istediğini hiç kimse ne duyabiliyor ne de anlayabiliyor, demektir.” Bu tür sözlerin tarihsel doğruluğuna gelecek olursak, karşımıza sinizm felsefesi çıkacaktır. Platon’un fikirlerini Diyojen nedeniyle hayli gelişmiştir. Elimizdeki verilerin birçoğu, Diyojen ‘in bildiklerinden fazlası olmayan bir kıssa şeklindedir.

Kıssa, belirli bir karakter hakkında kısa, faydalı bir anekdotdur. Yani, bir kıssa bir anlatımdan daha kısadır- genellikle tek bir cümle kadar kısa- ama aksine, bir karaktere bağlanır. Genellikle birkaç modelden birine uyar, en yaygın olanı “görmek…”, “isteniyor…” ve “dedi…” gibi fiiller içerir.

Sahip olduğumuz kıssalar, gerçek tarihi buluşmaların çok ötesinde bir öneme sahip. Birincisi ve en önemlisi, Platon’un ve onun teorik fikirlerinin pragmatist Diyojen ile karşılaştığıyla ilgilidir. Platon, Sokrates’in öğrencisidir. Diyojen, ise kendisi de Sokrates öğrencisi olan Antisthenes’in öğrencisi. Bu fikir savaşı Sokrates’in mirası için bir savaştan daha azı değildir. Platon’un, fikirleri realitemizin temel fikri olan Form Teorisi gibi fikirlere dayanıyordu. Bunu, burada ve şimdi yaşayan, kelimelerden ziyade örneklerle ve daha önemlisi eylemlerle öğretilen Diyojen zıtlık haline getirdiği ve Diyojen’in  kıssada ifade ettiği fikirlerin zaman içinde olumlu bir biçimde netleştiğini, anlaşılabilir bir hale geldiğini görmeye başlayabiliriz. Basitçe Plato’nun teorik ve akademik fikirlerini, ilkelerini nasıl ortaya koyduğunu anlayabiliriz. Diyojen’in varsayımlarında da tüm insanların bir şeyler anlayabileceği ana fikirler ve basit bir felsefe vardır.

Platon, Socrates’in insan tanımını “tüysüz iki ayaklı” olarak nitelendirip bu tanım için övgüde bulunduğunda, Diyojen tüylerini yolduğu bir tavuk getirdi ve Platon’un akademisine hitaben “Bakın! Ben de size Platon’un insanını getirdim”, dedi. Bu olaydan sonra Diyojen’in de katkısıyla Platon’un tanımı “tüysüz,geniş tabanlı iki ayaklı” olmuştu.

Diyojen’in “kazanması” ya da sahip olduğumuz kayıtlı kıssaların çoğunda daha olumlu görünen gerçek, Platon’un argümanlarını netleştirmek ve fikirlerini geliştirmek için Diyojen’e ihtiyacı olduğunu gösterir. Bu durum, meydana gelen değişimlerden kısa bir süre sonra olay yerine gelen sofistler ve stoikler arasındaki etkileşimler için geçerliydi. Ancak, bizce çok daha önemlisi, Diyojen’in sağduyu pragmatizması Platon’un son derece akademik olan fikirlerinden ve teorilerinden biraz daha çekici ve etkileyici.

Bir gün Diyojen bir derede diz üstü çökmüş vaziyette sebzeleri yıkamakla meşgulken oraya Platon çıkıp gelir. Platon, “Sevgili Diyojen, eğer Dionysos’a saygı ve bağlılığını nasıl sunacağını bilseydin sebze yıkamak zorunda kalmazdın” der. Diyojen ise şu cevabı verir, “Sen de sebzeleri iyi yıkamayı bilseydin, Dionysos’a saygı sunmak zorunda kalmazdın.”

Tabii ki bu iki filozof arasında sadece politik ve felsefi farklılıklar yoktur. Diyojen şiddetle bağımsızdı, “öz yeterlilik” kavramı kinik felsefesinde bir erdemdi. Diyojen, proto-anarşist olmanın, devletin yerine, kendimizin kralı olmamız gerektiğini alaycı bir üslupla ifade eder ve devlet kavramını esprili bir şekilde eleştirir. Diyojen, mutluluk için ise hayatında kimseye güvenmemiştir. Bu durumu Büyük İskender ile olan etkileşimlerinde görebiliyoruz. İki kral arasındaki karşılaştırmanın en iyi örneği, bilinen dünyanın kralı Büyük İskender ve onun üzerindeki kral yani İskender’in akıl hocası olan Diyojen’di.

Platon ise tam aksine, “Cumhuriyet”inde üst düzey bir konuma ve itibara sahipti. Çok düzenli bir toplum hayatının parçasıydı. Platon’a göre bir toplum mutlaka iyi bir biçimde yapılandırılmalı ve insanlar nerede olursa olsun kendi konumlarına, mülklerine, değerlerine sahip olmalıydı. Platon Cumhuriyeti’nin teorik yönüne baktığımız zaman her şeyin yolunda ve güzel olduğunu görürüz, ancak gerçek şu ki, daha önce sebze yıkama anekdotunda öğrendiğimiz üzere kıssalarda gördüğümüz Tiran tiplemesinin Dionysos’ta bulunduğu görülmektedir. Bu durumda Diyojen yalvarmakla suçlanmıştır, ama gerçekte o, sadece erdemli ve iyi bir yaşam gibi konularda kamuya açık konferanslar ve eğitim vermek için ödeme talep ediyordu, bunun yerine Platon sadece zengin öğrenciler için özel eğitim verilebileceğini kabul ettiğimiz akademiyi ön plana çıkartıyordu. Elbette bu durum, kamu / özel eğitim üzerine bir deneme değil, ancak statükoyu her zaman mümkün olduğunca üstün tutmaya çalışan, şok edici kılan, düzeni ve sosyal yapıyı koruyan, diğer insanları şaşırtarak şok eden iki dünya görüşünü karşılaştırmakla ilgili. Bugüne kadar söylediklerimizin çoğu, kıssaların eski savaş alanında yorumlarıyla ilgilidir. Platon ve Diyojen’in kölelerini anlattıkları manzaralara karşı felsefi savaşlarını biraz daha genişletmek istiyorum. Bildiğimiz gibi Diyojen şiddetli bir bireyciydi ve Platon’un ise yapılandırılmış toplumu vardı. Seneca, Platon’dan bu noktada çengellerini alır ve bu fikirlerin çoğunu daha ilerilere taşır.

Çünkü Platon’un dediği gibi: “Mantıklı bir insan günah işlediği için bir adamı cezalandırmaz, ama onu günahtan uzak tutamadığı için cezalandırabilir; çünkü geçmiş hatırlanamazken, gelecek öngörülebilir.”

Seneca ise, felsefe dünyasına açılan kapının filozofudur. Seneca’nın eserlerini okuması kolaydır, şiirsel bir anlatı vardır. Onun yazıları bugün bile okunurken eskimediği, canlılığını yitirmediği görülür. Onun fikirleriyle kendi dünyamızı yansıtacak şekilde canlandırmalar yapabiliriz. Bu yüzden Seneca’nın “Öfke Üzerine” makalesini her zaman yüksek bir saygıyla okurum ve söyledikleriyle uyuşmaya ve anlaşmaya çalışarak başımı “evet” diyerek sallarım. Ancak Seneca ve Platon, düzenli bir toplumun kendileri için en iyi fikir olduğu ve her ikisinin de bunun devam etmesini istediklerini biliyorum. Bunun nedeni, her ikisinin de Tiran mahkemelerinde bulunması ve söz konusu Tiranlar tarafından eline düşen kişilerin Tiranlardan gelecek herhangi bir gazaba çok yakın olduklarını hissetmeleriydi. Fakat işin ilginç kısmı onlar böyle yaşarken Diyojen’in sahip olduğu özgürlüğü hiç yaşamıyorlardı.

Günün birinde Platon, kölesine çok kızar, kendisine ceza vermek ister. Hemen gömleğini çıkarmasını emreder ama daha sonra çok kızgın olduğunu fark eder. Cezayı uygulayamaz çünkü ona tam vuracağı sırada bandoya inmek üzere olan sopayı havada durdurur gibi vurma eylemini havada durdurarak eylemine son verir. Seneca, Platon’un kölelerine asla vurmadığını tekrar tekrar anlatır. Olayları tekrar tekrar anlatmasında Platonun kölesini cezalandırmamasını Seneca’nın takdire şayan olarak görmesinden kaynaklanmış olabilir. Elbette Platon her zaman sakin kalamayarak kölelerine ve diğer insanlara delirecek kadar sinirleniyordur. Çünkü Platon’un dünya görüşünde köleler kendi yerlerine sahip ve Platon onların aykırı ve farklı olduklarını düşünüp veya öyle hissetmiş olabilir. Önceki alıntıda görüldüğü gibi, Platon sinirlenmemesi gerektiğinin farkındayken, onun dünya görüşü bir diğer insanı cezalandırmanın uygun ve gerekli olduğu anlamına geliyordu, bu yüzden bu cezayı kesinleştirmek zorunda olduğunu biliyordu ama sonra kızgın olduğunu anladı. Bu bir paradoks gibidir. Buna karşılık Diyojen, köle hakkında Platon’unkinden çok daha kötü bir şekilde hareket ederek böyle bir stres veya endişe göstermemiştir.

Bir gün Diyojen’in kölesi Manes kaçar. İnsanlar, kaçak kölesinin peşine düşmesini tavsiye ettiğinde, “Manes, Diyojen olmadan yaşayabilir, ancak Diyojen, Manes olmadan devam edemezse saçma olurdu” diyerek cevap verir.

Diyojen’in, Sinope’den Atina’ya yaptığı yolculukta Manes’i kaybettiği söylenir. Tabii ki Manes’i kaybetmede, malları, lüksleri ve diğerlerinin gerekli gördüğü şeyleri bırakması söz konusu olmuştur. Çünkü kölesi olmadan daha çok çalışmak zorundaydı ve artık sadece yoksulluk ve sürgünün getirebileceği şekilde tamamen özgürdü. Diyojen artık gerçek bir filozoftu ve kendi durumu ve etrafındaki kişiler hakkında doğru görüşlere sahipti. Öfkelenecek bir şey yoktu, kaybedecek hiçbir şeyi yoktu, Platon’un yaptığı gibi kendini sakinleştirmeye bile ihtiyacı yoktu çünkü o anda özgür yaşadığını biliyordu. Diyojen ve Platon arasındaki savaş resmi olarak kölelerine nasıl davrandıklarına dair bu hikayelere uzanırken, Diyojen’in daha iyi bir insan olarak karşımıza çıktığı ve daha iyi bir rol model olduğunu düşünmeyi seviyorum.

 

Çeviren: Halil İ. İşbilici

Kaynak: medium.com/@philosotramp/diogenes-versus-plato

 

Facebook Yorumlar

Bir yorum

  1. Avatar
    halil ibrahim işbilici

    İnsan düşündükçe önce bilince sonra erdeme ulaşabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir