Ana Sayfa / Uygulamalı Felsefe / Hayvan Hakları

Hayvan Hakları

“Ey insan! Hayvanlara karşı büyüklük taslama!
Onlar günahsızdır
oysa sen azametinle üzerinde yaşadığın
dünyayı kirletiyorsun ve senin kirli izlerin
senden sonra da kalacak” 

(Dostoyevski, Karamazov Kardeşler)

 

Hem Protestan hem de Roma Katolik’i olan kiliseler, tarihten bu yana, hayvanların herhangi bir hakka sahip olmadıklarını dile getirdiler. Bu görüş, hayvanların ruhlarının olmadığı inancına sahip Hristiyan doktrinindeki Tanrı’nın insanoğluna hayvanlar üzerinde mutlak bir güç verdiğine ilişkin inancı içerir:

“Tanrı ‘insanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım’ dedi. ‘Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun’” (Yaratılış 1:26).

Tanrı hayvanlar ya da insanlar tarafından yapılan zulümlerle ilgilenmemiştir. Tanrı, insanı cezalandırmak için dünyayı sular altında bıraktığında sayısız hayvan boğulmuştu. İncil’de anlatılan olay dikkat çekicidir:

“Tanrı tarafından atanan İbranice yargıçlardan biri Şimşon, kırsala çıkıp 300 çakal yakaladı. Sonra çakalları çifter çifter kuyruk kuyruğa bağladı. Kuyruklarının arasına da birer çıra sıkıştırdı. Çıraları tutuşturup çakalları düşmanlarının ekinlerinin arasına salıverdi de onların demetlerini, ekinlerini, bağlarını ve zeytinliklerini yaktı” (Hakimler 15; 3-5).

“Tanrı’nın kaygısı öküzler mi yoksa bunu özellikle bizim için mi söylüyor?” diye sordu Aziz Paul (1. Korintliler 9: 9) olumsuz yönde bir cevaba yol açarak çünkü onun asıl görüşü öküzlerle ilgili ilahi yasaların insan yararı için yapılmış olmasıdır. Tanrı her bir serçenin farkındadır ancak İncil’de onların veya diğer hayvanların refahını çok az önemser. Ayrıca Tanrı, Yahudilere sık sık sadece düşmanlarını değil, düşmanlarının hayvanlarını da öldürmelerini emreder. Bizzat İsa, başkasının domuz sürüsünü göle atmış, yaklaşık 2 bin hayvanın ölümüne neden olmuştu (Markos 5: 11-13).

Aziz Augustinus (354-430), Gadarene domuzunun boğulmasına izin veren İsa’nın, insanlığın hayvanlara karşı hiçbir bakım görevi olmadığını “Mesih, hayvanların öldürülmesinden ve bitkilerin tahribinden kaçınmanın sebebinin batıl inançların artışı olduğunu gösteriyor”[1] şeklinde açıklar. Thomas Aquinas (1225-1274) da Augustinus’u takip eder:

“Kutsal Yazılar’da, hayvanlara karşı zulümleri yasaklayan bazı ihtiyati tedbirler bulunuyor olsa da […] bu, ya bir insanın zihnini diğer insanlara zulüm yapmaktan kurtarmak içindir […] ya da hayvanlara verilen zarar, bazı insanlar için geçici bir kayba dönüştüğü içindir.”[2]

Fransiskan misyonerlerinden Luis Caldera’nın davranışı, tamamen Hristiyan öğretilerine göreydi. Yerel Amerikan dillerini konuşamadığı için Cehennem doktrinini hayvanları fırınlara koyarak, sonra da altlarına ateş yakarak göstermişti. İşkence gören hayvanların çığlıkları ve ulumaları, yerli halkı tam da istediği gibi korkutmuştu. Hiçbir Hristiyan bu uygulamayı etik dışı bulmamıştır.

Kilise her zaman hayvanlar üzerinde yapılan barbar uygulamaları memnuniyetle karşıladı. Örneğin Kilise, Hristiyan bayram günleri için hayvan işkence biçimlerini saklı tutan ve kilise sanatında hayvan işkencesi tasvirlerini içeren yargılamalara dini açıklamalar getirmiştir.

 

Ayı Yemleme

Ayı yemleme, nüfusun %100 Hristiyan olduğu bir toplumda sıradan yaşamın bir parçası oldu; kilise, manastır ve katedral gibi dini türbelerde bile dekorasyon olarak yer aldı. Bu etkinlikte bir ayı kazığa zincirlenirdi, böylece hareket alanı daraltılan ayının üzerine köpekler salınırdı. Ayının büyüklüğüne ve dövüş yeteneklerine bağlı olarak, ayının dövüş gücüne uyacak şekilde daha fazla köpek serbest bırakılabilirdi. Kanlı gösteri erkekler, kadınlar, çocuklar, rahipler kısacası herkes için eğlenceli sayılırdı. Bu hayvan zulmü, kilisenin yasaklamaya çalışmadığı birkaç kamu eğlencesinden biriydi.

Ayı yemleme bazen halktan çitle çevrili “çukurlar”da gerçekleştirilirdi. Bugünkü “ayı-çukuru” ifadesi bu analojiden yola çıkılarak oluşturulan ateşli saldırıların yaygın olduğu alışılmadık agresif siyasi arenalar için kullanılır.

 

Boğa Güreşi

Boğa güreşi, Orta çağ boyunca ve hatta seküler dönemlere kadar popülerliğini korudu. Zenginlerden fakirlere kadar rahipler de dahil olmak üzere her sınıftan insan tarafından desteklendi. Neredeyse İngiltere’deki her kasaba ve köyün boğa çemberi bulunuyordu. Boğalar, atlar ve diğer hayvanlar bu etkinlik için eğitiliyordu. Bu etkinlikte hayvan, tasma ve ip ile bağlanır, vahşi buldoglar tarafından işkenceye maruz bırakılırdı. Diğer zamanlarda köpekler, avcılar tarafından avlanmak, kasaplar ve çiftçiler tarafından ise inatçı sığırları yetiştirmek için kullanılırdı. Bir boğanın ardından köpeği salmanın boğanın etini yumuşattığına inanılırdı.

Sığırların zalimce muamele görmesini engellemek için kabul edilen 1822 Yasası, dünyadaki hayvan refahı için yapılan ilk mevzuattı. 1835 yılında, Hayvanları Korunması Yasası; boğa, ayı ve porsuk yemlemeyi, horoz dövüşü ve köpek dövüşünü yasadışı hale getirdi. Bu mevzuat, çok vahşi olanları değil, evcil ve esir hayvanlara zulmü kapsıyordu. 1876’da Hayvana Zulüm Yasası yürürlüğe koyuldu ancak vahşi hayvanlar için hala ilerleme kaydedilmedi. Her aşamada, Hristiyanlar, insanın hayvanlara karşı hiçbir yükümlülüğü olmadığı gerekçesiyle mevzuata itiraz etti. Din adamlarına göre hayvanların ruhları yoktu ve bu yüzden acı hissedemiyorlardı.

 

Porsuk Yemleme

Porsuklar da yemlendi. Yemleme seansı tipik olarak porsuğun ölümü ve köpeklerin ağır yaralanmalarıyla sonuçlanırdı. Porsukların sert toprağı kazmak için kullandıkları ve bir köpeğe zarar verebilecek güçlü pençeleri vardır.

“Porsuğu çizme”, porsuk yemleme köpeğini test etmenin bir yolu olarak görülürdü. Bu etkinlikte porsuk kuşatılırdı; köpek ise kuşatılan yere açılan bir tünele sokulurdu. Genellikle köpek anında porsuk tarafından ele geçirilirdi. Sonrasında köpek porsuğu kavrardı. Birbirlerini ısırır, yırtar ve çekerlerdi. İkisi birbirinden ayırılır ve porsuk kendi yerine dönerdi. Köpek, porsuğu ele geçirmek için tekrar gönderilirdi ve yine porsukla beraber dışarı çekilirdi. Bu defalarca tekrarlanırdı. Bir dakika içinde köpek porsuğu ne kadar çok dışarı çekerse o kadar çok sayı demekti.

 

Sıçan Yemleme

Sıçan yemleme tüm eğlencelerin yanlış olduğu gerekçesiyle bu etkinliğe de karşı çıkan Püritenler hariç, Hıristiyanlar için kabul edilebilir olarak görülen bir başka etkinlikti.

 

 

Köpek Dövüşü

Köpekler kendilerine işkence edilebilir ve aynı zamanda birbirlerine ve diğer hayvanlara işkence yapabilirlerdi. Porsuklara yönelik zulüm dışında köpekler de vahşileştirildi. Köpekler genellikle yüz ve boyun yaralanmaları geçirirlerdi. Büyük Reform Yasası iktidarı geleneksel Hristiyan iktidar merkezlerinden uzaklaştırdıktan hemen sonra, 1835’te İngiltere’deki porsuk yemleme yasaklandı. Yasaklanan porsuk yemlemenin yerini köpek dövüşü aldı.

 

Horoz Dövüşü

Yirminci yüzyılın sonlarına kadar bütün Hristiyan kiliselerinin öğretileri, hayvanların insanlığın yararına var olduğu ve insanların onlara istedikleri gibi davranma özgürlüğüne sahip olduğu şeklinde oluşturulmuştu. Hristiyanlık döneminde bir dizi hayvan zulmü zaten kabul edilmişti. Mesela horoz dövüşü her zaman popüler bir Hristiyan eğlencesi oldu.

Aziz Augustinus, horoz dövüşünü takdir etmiş ve Tanrı’nın kuşlara birbirlerine saldırmaları için rehberlik ettiğini zannetmişti. “Bu hayvanların hiçbir hareketinde akılsızlık yoktur çünkü kesinlikle daha yüksek başka bir akıl, yaptıkları her şeye rehberlik ediyor” diye yazmıştı.

Horoz dövüşü, diğer hayvan zulüm biçimlerinden bile daha uzun süre Hristiyanlığın favori bir sporu olarak kaldı. Metalden yapılmış ve bıçak gibi davranacak şekilde tasarlanmış özel mahmuzlar, kendi doğal (daha küçük ve daha az zarar veren) mahmuzlarını desteklemek ve diğer horoz için büyük fiziksel hasara neden olmak için horozun ayaklarına bağlanırdı.

 

Horoz atma

Horoz ya da horoz fırlatması olarak da bilinen horoz atma, 19. yüzyıla kadar İngiltere’de yaygın olarak uygulanan kanlı bir spordu. Bu etkinlikte bir horoz tutulur ya da bir direğe bağlanırdı; insanlar sırayla horoza ölene kadar coksteles (özel ağırlıklı çubuklar) fırlatırlardı. Horoz atma geleneksel olarak salı günü yapılan Shrove Hristiyan etkinlikleriyle ilişkilendirilir. Her sınıftan insanlarlar için, özellikle de çocuklar için popüler bir eğlence haline gelmişti. Hatta şu anda bir Roma Katolik azizi olan Sir Thomas More, cokstele’yi çocukken kullanabilme becerisine atıfta bile bulundu. Bu etkinliğin popülaritesi, İngiltere’de sosyal değerler değiştikçe ve hayvan refahı daha çok tartışılmaya başladıkça laik Aydınlanma Dönemi’nde azaldı.

 

Tilki, Kedi, Köpek…. Savurma

Savurma, 17 ve 18. yüzyıllarda Avrupa’nın bazı bölgelerinde havaya canlı canlı tilkilerin (veya kedilerin, köpeklerin ve diğer hayvanların) atılmasını içeren popüler, rekabetçi, kanlı bir spordu. Bu etkinlikte Aristokrat kişiler tarafından kapalı bir zeminde, genellikle bir avluda, hayvan yukarı doğru fırlatılırdı. Atılan hayvanlar için sonuç her zaman şöyle ya da böyle ölümcüldü. Düşme ve yaralanmalarından ölmedikleri takdirde, öldürüleceklerdi.

 

Kaz Çekme

Kaz çekme (ayrıca kaz sürme olarak da adlandırılır), 19. yüzyıla kadar Hollanda, Belçika, İngiltere ve Kuzey Amerika’nın bazı bölgelerinde uygulanan kanlı bir spordu. Spor, iyi yağlanmış bir kafa ile canlı bir kazın yol boyunca gerilmiş bir halat veya direk içine tutturulmasını içeriyordu. Bu etkinlikte tam dörtnala giden bir adam, kafasını çıkarmak için kuşu boynundan tutmaya çalışmaktaydı. Bazen kaz yerine canlı bir tavşan kullanılıyordu. Diğer birçok zulüm şekli gibi, özellikle salı günü yapılan Shrove Kilisesi festivali ile ilişkilendirilmiştir. Bugün halen geleneksel Shrove pazartesi kutlamalarının bir parçası olarak Belçika, Hollanda ve Almanya’da ölü bir kaz kullanılarak uygulanır.

Kedi Yakma

Orta çağda ve erken dönemde modern dönemlerde, kediler büyücülükle ilişkilendirilmiştir. Hristiyan kutlamaları sırasında, ya kilise kulelerinden atılarak ya da Şeytan’ın ajanları olarak sıklıkla bir düzine insan tarafından canlı olarak yakılarak öldürülmüştür. Ypres’te (modern Belçika) bu uygulamayı yapmak tipikti ancak kasabanın kattenstoet adı verilen steril bir kedi işkencesi sürümü elde etmesi görülmemiş bir şeydi. Bugün kiliseden atılan oyuncak kedilerle kattenstoet festivali hala yapılmaktadır.

Kedi yakma, 1800’lerden önce Fransa’nın başka bir yerinde yaygın bir Hristiyan eğlencesiydi. İnsanlar bir demet halinde düzinelerce kedi toplar ve onları ateşin ortasına yükseltirlerdi. Kedi yakma, tarihçi Robert Darnton tarafından yürütülen bir çalışma olan Büyük Kedi Katliamı’nda açıklanmıştır:

Kediler ayrıca yaz gündönümü sırasında 24 Haziran’da gerçekleşen Aziz John the Baptist döngüsünde de kullanılmıştı. Kalabalıklar şenlik ateşi yapar üzerlerine atlardı, etraflarında dans eder ve felaketten kaçınmayı ve yılın geri kalanında iyi bir servet elde etmeyi umarak büyülü güçle nesneleri ateşin içine atarlardı. Favori bir nesne kedilerdi – torbalara bağlanmış kediler, iplerden asılı duran kediler veya tehlikede yanan kediler…[3]

Özellikle kara kedilerin zulmünün gerekçesi Vox in Rama adında bir Papa fetvasıydı.

Vox in Rama

Vox in Rama, şeytan ibadet biçimi ve sözde bir sapkınlık olarak bilinen Luciferianism’i kınayan Papa Gregory IX tarafından yayınlanan bir fetvadır. Fetva, Albigensian Haçlı Seferi’nde aktif olarak yer alan Konrad von Marburg tarafından yapılan iddialara yanıt olarak yayınlanmıştır.

Şeytani ritüelleri olan kara kedilerin bu tanımlaması, 13. yüzyıldaki Catharlara, 14. yüzyıldaki Tapınak Şövalyelerine ve 15. yüzyıldaki cadılara karşı yapılan suçlamalara yansımıştır- her durumda Şeytan’ın hizmetkarları olarak suçlananlar yakılmıştır. Kara kediler de şeytani etkinliklerde sözde rol aldıkları için yakılmıştır. Bu suçlamalar kesinlikle binlerce insanın ve kedinin zulüm ve öldürülmesine neden oldu hatta Kara Veba’nın yayılmasının kedilerin kıtlığı ile kolaylaştırıldığı öne sürüldü.

Yazar Donald W. Engles’a göre Vox in Rama “[kedi]lerin kesilmesi için 19. yüzyılın başlarına kadar merhametsizce devam edecek olan bir ölüm emri[dir]”[4]

 

 

Kilisenin Desteklediği ve Koruduğu Zulüm

Orta çağda, kilise en güçlü olduğu zaman, daha yaratıcı sporlar yaygınlaşmıştı. Örneğin, bir kedinin bir torbaya veya deri bir şişeye bağlanması, bir ağaca asılması ve okçular tarafından hedef için kullanması eğlenceli bulunmuştur. Avrupalı Hristiyanlar, Shrovetide’de Yahudileri öldürmenin modası geçtiği için bunun yerine kedileri öldürmüştür. Almanlar bunu Judasstürtzen olarak adlandırırlar. İngiltere’de horozların salı günü Shrove’de öldürülmesi yaygın bir etkinlikti. Bir diğer mevsimsel favori ise küçük çocukların St. Stephen Günü’nde dışarı çıkmaları ve bulabildikleri kadar çalıkuşunu öldürmeleriydi. Bunu St. Stephen’ın taşlanmasını hatırlamak (ve aynı zamanda Hristiyanlık öncesi Kelt dinlerinde çalıkuşuna verilen değeri azaltmak) için yaptılar.

Kilise, hayvanların ruhlara sahip olmadıkları için otomasyona benzer olduklarını ileri sürmüştü. Makineler gibi, ne duygu ne de acı hissedebiliyorlardı. İnsanlığın eğlencesi için sağlanan tek kullanımlık oyuncaklardı. Hayvanların spor için işkence gördüğü aktiviteler, yanlış bir şeyler olabileceği düşünülmeden kaydedildi.

Hiçbir Hristiyan dünyadaki yüzlerce türü yok etmekte yanlış bir şey görmedi. Vahşete herhangi bir itiraz da yoktu. 19. yüzyılın ortalarında Papa Pius IX, insanların hayvanlarla uğraşmadığı gerekçesiyle Roma’da bir hayvan koruma ofisinin açılmasını yasakladı. Buna benzer tutumlar günümüze kadar devam etmiştir. Birkaç yıl önce bir İtalyan başpiskopos, bir köpeği dövmenin ya da açlıktan ölüme terk etmenin günah olmadığını belirtti[5] .

 

Hayvan Yargılanması

Hayvanlar ruhlara sahip olmadığından onlara işkence etmek, onları sakatlamak veya öldürmek suç değildi. Bazen sadece kabul edilebilir değil, aynı zamanda takdire şayan hatta kutsal bir şey olarak kabul edilirdi. Her ne kadar ruha veya duyguya sahip olmasalar da hayvanlar eylemlerinden yine de sorumlu tutuldu ve Kilise’nin iradesine maruz bırakıldılar. Örneğin “bir boğa bir erkeği veya kadını ölüme verirse boğa ölümüne taşlanır[dı]” (Exodus:21-28). Uygulamada hayvanlar çeşitli şekillerde katledilmiş, asılmış, canlı yakılmış, boğulmuş veya canlı canlı gömülmüşlerdi.

14. yüzyılda Dijon’da bir adamı öldürdüğü için bir at asıldı. 1451’de Lozan Piskoposu, Cenevre Gölü’ndeki balıkları öldürmek için sülükleri aforoz etti. Bazı sülükler tutuklandı ve yerel mahkemeye götürüldü. Üç gün içinde bölgeden ayrılmaları emredildi ancak emri reddettiler ve kovulmak zorunda kaldılar. 1474’te Fransa’daki Bale’de yumurtlama suçundan horozla karıştırılan bir tavuk yakıldı. Horoz yumurtaları cadılar tarafından tercih edilen şeytani öğeler olarak hayal edilirdi, bu yüzden cadılık ile sözde ilişkisi için yakılırdı.

Hayvanları yargılama uygulaması olağan bir şeydi ve herhangi bir hayvan buna kurban gidebilirdi. Orijinal iddianame bildirimleri arılar, boğalar, atlar ve yılanlar tarafından işlenen cinayetlere olduğu gibi; tarla fareleri tarafından gerçekleştirilen dolandırıcılık (sapkın din adamları olarak gizlenmiş); ve tilkiler tarafından yapılan hırsızlık gibi suçlara da işaret etmektedir.

 

Avlanma

Hristiyan rahipler için avlanmaya karşı herhangi bir kilise yasağı yoktur. Rahiplerin avcılığına ilişkin bazı belirsiz tarihler vardır. Trent Konseyi, clamorous (clamorosa) avcılık ve sessiz (quieta) avcılık arasında bir ayrım yapmıştır (Oturum Xxıv, 12). “Clamorous avcılık” rahipler için yasaklanmış, ancak “sessiz av” a izin verilmiştir. “Clamorous avcılık” muhtemelen av köpekleri, içme ve eğlenme ile ilişkili büyük av partileri anlamına gelir. “Sessiz av” ormanda tuzaklar döşeme veya avlamak için tek başına ava gitmek anlamına gelir.

 

 

Hayvan İşkencesi

Avrupa’nın Roma Katolik’inde, pek çok orta çağ hayvan işkencesi türü, genellikle yerel bir kilise kullanılarak her yıl düzenlenen yıllık Hristiyan kan festivallerinin bir parçası olarak yapılır. Extremadura’daki Cáceres yakınlarında bir İspanyol köyü olan Villanueva de la Vera’da her yıl Shrove Salı’sında bir eşek işkence görür. Manganeses de la Polvorosa’da, canlı bir keçiyi kilisenin kulesine sürüklemek ve toplanan sadıkların önünde aşağı atmak gelenekseldir[6].

San Juan festivalinde, Coria Extremadura’da her yıl çok sayıda boğa uyuşturulur, işkence görür  ve öldürülmektedir. Binlerce Hristiyan, et kancasını canlı hayvanlara batırılmış halde izlemek için toplanır. Üfleme borusu olan erkekler, hayvanın gözleri, ağzı, burnu ve testisleri gibi hassas kısımlarını hedef alan metal dart vururlar. Diğer şehirlerde ise, boğaların boynuzlarına bağlanmış yanan kenevirle boğalara ateşli atışlar yapılmaktadır. Katolik rahipler, boğa güreşlerinde kesinlikle yanlış bir şey görmüyorlar ve zaman zaman kilisenin fonlarını örgütleyerek ve etkinliklere katılarak artırıyorlar[7].

Hayvan zulmüne dair geleneksel Hristiyan yaklaşımı, René Descartes’ın felsefesiyle (1596-1650) resmileştirildi. Descartes’ın Söylev’i (1637) ve Meditasyonlar’ı (1641), 21. yüzyılda hayvanlarla ilgili Katolik tutumları içerir. Descartes mekanik bir teori önermişti. Onun ve kilisesi için hayvanlar ruhları, akılları ya da uslamlama yetenekleri olmayan karmaşık otomatlardan başka bir şey değildir. Görebiliyorlar, duyabiliyorlar ve dokunabiliyorlar ancak hiçbir şekilde bilinçli değillerdir ve acı çekemiyorlar veya acı hissedemiyorlardır. Derslerinde hayvanların acı çığlıkları hakkında, bu çığlıkların sadece otomatik tepkiler olduğunu iddia ederek hayvanlara eziyet etmişti.

Gerçekten de laik fikirlerin gelişiyle birlikte hayvan istismarı eleştirmeye başlandı. Voltaire’in ardından Locke, Butler ve Bentham gibi filozoflar, hepsi kiliseler tarafından eleştirilmiş ve hepsi ateist olarak kabul edilmiştir.

Bugün hayvan hakları popüler bir mesele haline geldi ve ana akım kiliseler söylemlerini değiştiriyorlar. Kilise adamları son zamanlarda bile hayvanların bir çeşit embriyonik ruha sahip olabileceğini ileri sürdüler. St Francis, kilisenin başından beri hayvanlara nazik davrandığının kanıtı olarak sunulur. Ancak hayvan refahı, en azından 20. yüzyılın sonlarına kadar kilisenin kaygı konusu olmadı. Hala bazı Katolikler, hayvanlar ve hayvan hakları konusundaki geleneksel çizgiyi korurlar. Örneğin geleneksel bir Katolik blog yazarı şöyle yazmaktadır:

“Hayvanlar üzerinde haklar sağlayan ve bunun aksini söyleyen pek çok şey vardır. Hayvan hakları, Hristiyan doktrini – ya da gerçeği – hiçbir şekilde temeli olmayan, tamamen icat edilmiş modern bir kavramdır. Bu nedenle hayvanların hakları olduğunu iddia etmek, hayvanlar da dahil olmak üzere tüm yaratımın yaratıcısı olan Tanrı ile anlaşmazlık içinde olmaktır. Bir hayvanın bir “hakkı” varsa, o zaman en azından bu hakkı uygulayabilecek potansiyele sahip olması gerekirdi – ama bunu asla yapamaz çünkü hayvanlar rasyonel yaratıklar değildir”[8]

 

Çeviren: Duygu Aydemir

Kaynak: badnewsaboutchristianity.com (kısaltılmıştır)

 

[1] D.A Gallagher & D.A.Gallagher, (trans.), Saint Augustine. The Catholic and Manichaean Ways of Life, Boston University Press, 1966, p. 120, cited in Peter Singer, Animal Liberation. Random House, 1990, p. 192.

[2] Aquinas, Summa Contra Gentiles, iii. 112

[3] Robert Darnton, The Great Cat Massacre: And Other Episodes in French Cultural History, Basic Books, 2009. pp. 83–84

[4] Donald W. Engles (2001). Classical Cats: The Rise and Fall of the Sacred Cat. “Appendix III: Pope Gregory and the Vox in Rama”.Routledge. p. 183. ISBN 0415261627

[5] The Irish Times, 2 January 1989, page 8

[6] The Ark (Bulletin of the Catholic Study Circle for Animal Welfare), number 160, August 1990, p 25.

[7] The Ark (Bulletin of the Catholic Study Circle for Animal Welfare), number 160, August 1990, p 16

[8] Link to http://romanchristendom.blogspot.com]

Facebook Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir