Ana Sayfa / Popüler Bilim / Holografik Evren Tasavvuru

Holografik Evren Tasavvuru

Evren, hem madde hem de şuuru tek bir alan halinde içeren dev bir hologramdır.

Fizik, felsefe ve tasavvufun iç içe geçtiği evrenin holografik yapıda olduğu savı ancak kadim öğretilerden yola çıkarak savunulabilir. Günümüzde analoji yoluyla hologram felsefesi ile tasavvufi düşünce birbiriyle örtüştürülmeye çalışılmaktadır. Maalesef kuantum fiziği, metafizik felsefeler işin içine katılmadan açıklanamamaktadır.

Kuantum fiziğine göre atom artık nesne değildir, sadece bir eğilimdir. Yani nesneler üzerine değil, artık olasılıklar üzerine düşünmemiz gerekir. Hepsi bilincin olasılıklarıdır. Kuantum düzeyinden bakıldığında evrende hiçbir şey bir diğerinden ayrı veya kopuk değildir, tümel bir enerji alanında bulunduğumuz savunulmaktadır. Kuantum düzeyinde evrendeki her şey bir kumaşın dokuları gibi birbiriyle ilintilidir denilmektedir. Kuantum fiziğinin felsefesi inanılması güç, şüpheyle beslenen, bir alan olduğundan ve yaşamın varlığını anlamlandırmak için metafizik konular üzerinde kafa yormayı gerektirdiğinden birçok kişiye göre ilgi çekicidir.

Newton’un mekanik, determinist evren anlayışından yola çıkarak sosyolojinin kurucusu sayılan Aguste Comte’ un pozitivist yaklaşımı, fen bilimlerinden aldığı statik ve dinamik kavramları sosyolojiye uyarlaması sayesinde Comte’den Durkheim’a uzanan yaklaşım, toplumsal dünyanın doğal fiziksel dünyadan farklı olmadığını, bu nedenle toplumsal dünyayı incelemek içinde doğa bilimlerinde kullanılan yöntem ve tekniklerin uygulanmasını gerektiğini savunuyordu. Comte, fiziksel dünyada olduğu gibi toplumsal dünyada da olayları temellendiren belirli toplumsal yasalar olduğuna inanıyordu. Bu nedenle doğa bilimsel yöntemlerle bu yasaların keşfedilebileceğini ve topluma daha iyi yön verilebileceğini savunuyordu. Atom parçalandıktan sonra ise küçük madde parçacıklarının mutlak bir kesinlikle bilmek mümkün olmadığı ortaya çıktı. Aslına bakarsanız bu durumda belirsizlik ilkesi denilen yeni bir fizik yasasına yol açtı. Ancak bu tarz yeni yasalar riskliydi ve riskte bilimcilerin sağduyularına yönelikti. Yeni fizik yer altı dünyasının yeni ve büyülü dünyasını açığa çıkardı. Fizikçilere düzen kelimesinin yeni bir anlamını gösterdi. Yeni fiziğin temeli haline gelen bu yeni düzen, madde parçalarında bulunmuyordu. Daha çok fizikçilerin kafasındaydı. Bu da fizikçilerin fiziksel dünyayla ilgili önyargılı görüşlerinden vazgeçmeleri gerektiği anlamına geliyordu. Günümüzde maddenin kuantum yapısının keşfinden yaklaşık seksen yıl sonra, fizikçiler daha önceden dokunulmaz olduğunu düşündükleri her şeyi yeniden ele almak zorundalar. Dolayısıyla kuantum dünyası hala sürprizlerle doludur.[1]

Newton fiziğinin maddelerin bilardo topu gibi katı, sert, ölçülebilir ve birbirinden bağımsız nesneler olduğu varsayımı kuantum fiziğiyle yıkılmış durumdadır. MÖ. 400’lü yıllarda Demokritos tarafından yapılan ATOM tanımı da artık geçersizdir. Demokritos maddenin daha fazla bölünmesi mümkün olmayan en küçük parçasına yunanca bölünemez anlamında “atom” demiştir. Demokritos’un parçalanamayan diye isimlendirdiği atom parçalandıktan sonra, atomun içinde tıpkı matruşka bebekleri gibi evren içi evrenlerin varlığı gözlemlenmeye başlandı. Asıl sorun bu alana yüklenmeye çalışılan metafizikle alakalıdır. Bu alanının tam olarak bilinmemesinin sebebi bu alanın dış dünyada bir benzerinin olmamasından kaynaklanmaktadır. Artık soyut alanlardan bahsetmekteyiz. Mistik öğretilere özellikle birleşmiş alanı savunan Vahdat-i Vucut felsefesine başvurulmasının sebebi budur.

Kuantum fiziği, atom altı dünyaya inerek, oradaki gerçekliğin kendi algı dünyamızdan çok farklı olduğunu keşfetti. Kimilerine göre kuantum kuramı, evrendeki her şeyin birbiriyle bağlı ve birbirine özdeş olduğunu ortaya koyan bir bilimdir. Bu özdeşlik fikri, özde birlik felsefesini Yunandaki tartışmalardan hatırlamaya çalışalım. İlk arkhe tartışmaları kadim bir tartışmadır. Günümüzde ilk arkhe tartışmasına son veren terim artık enerjidir. Hatta enerji tüm arkheleri kapsayan bir terim haline dönüştürülmüştür.

Hiçbir şey gözlemlenmedikçe gerçek değildir

Maddesel yapı, Einsteinin E= mc2 formülüyle aşıldı. Madde Işık hızında hareket ettiğinde artık maddeden eser kalmayarak, madde ışığa dönüştürüldüğünde ise maddenin varlığı mutlak olarak izafileştirilebildi. E= Mc2 formülüyle madde denilen olgunun bir tür olasılıklar demetine dönüştürüldüğü, böylece maddenin düşünceye, düşüncenin de maddeye dönüştüğü tezi de ortaya atılmış oldu. Bu sayede kuantum alanında, sonsuz olasılıklarla dolu bir belirsizlik hakim oldu. Atom ve atom altı parçacıkların bildiğimiz fizik kurallarına uymayan ayrı bir dünyası olduğunun anlaşılmasından sonra ise Kuantum fiziği “hiçbir şey gözlemlenmedikçe gerçek değildir” diyerek aslında hiçlik felsefesini de mübahlaştırdı.

Kuantum felsefesi, doğayı ve sistemi değil insani esas alır. Bir varlığı gözlerken onun mutlaka bir değişime uğradığını savunur. Kuantum fiziği ve Rölativite kuramı, atom altı dünyaya inerek, evrende bağımsız ve tek tek nesneler olmadığını savunur. Albert Einstein değimiyle “Evren, bir bütündür, tektir. Belki bu yüzden evrende birbiriyle tamamen ilişkisiz iki şey yoktur. İlişkileri görebildiğinizde, evren kalbini açar size, geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrım sadece bir yanılsamadan ibarettir, ne kadar kalıcı olsa da” diyerek aslında Einstein zamanı mutlak anlamda izafileştirmiştir.

20. Yüzyıla Newton fiziğinin hâkimiyeti altında girildi. Dünya bu bakış açısına göre eğitildi. Bu fizik anlayışına göre uzay ve zaman birbirlerinden ayrı ve mutlaktı. Zaman uzayın her yerinde ve tarihin her dönemin de, çekim gücü, hız ve kendi için de gerçekleşen olgulardan tamamen bağımsız olarak akan, her gözlemci ve uzayın her noktası için aynı şekilde geçerli, ontolojik yapısı mutlak ve evrensel olan bir varlık olarak kabul ediliyordu. 20. yy hemen başlarında bu anlayış sarsıldı ve Einstein 1905 yılında ortaya attığı özel izafiyet teorisi ile Newton’un mutlak zaman fikri yerinden edilmiş oldu. Aslında Newton un yaklaşımı gözlenen birçok hareketi rahatça açıklıyordu ancak çok hızlı hareket eden cisimlerin hareketini açıklayamıyordu. Özel izafiyet teorisiyle çok hızlı hareket eden cisimlerin hareketinin matematiksel açıklamasının yanında, kütlenin hızla beraber arttığı ve madde ile enerjinin karşılıklı olarak dönüştüğü söylenmektedir. Anlaşılacağı üzere uzay – zaman algımız iki dev paradigmanın birleştirilememesi; Newton fiziği ile Kuantum fiziğini uzlaştırmaması sayesinde bilim insanlarının ölçüm problemi mevcut. Relavite ve çekim yasası birleştirilemiyor…

Newton fiziği, maddenin katı ve sert olduğu gerçeğinden yola çıkıyordu. Dokunduğumuz her şey atomlardan oluşan maddenin katı ve sert halini gösteriyordu. Maddeye bir elektron mikroskobuyla baktığımızda ise gördüğümüz şey değişir. Gördüğümüz şeyin % 99 boşluk % 1 ışıktan ibaret olduğunu savunduğumuzda ise gerçeklik nedir sorusuyla baş başa kalırız.

Gerçeklik, gözlemci tarafından gözlenen ve görünüşe göre olan nesnel dünya mı, yoksa kamera/beyin tarafından kayıtlanan girişim desenlerinden oluşan bir leke midir?

Kuantum fizikçileri atom taneciğinin içindeki dünyanın, bunun iç işleyişinin nasıl olduğunu kısaca varoluşumuzun amacını anlamlandırmaya çalışırken bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde bizi Budist, Taoist, Nihilist, Neo Platoncu vd. birçok düşünce sistemi ile Bâtıni yorumlara itmişlerdir. Örneğin Shrödinger 1918 tarihli yedi defteri Hindistan metafizikleriyle ilgilidir. Shrödinger bu notlarında “Nirvana” ve “Karma” kavramlarını ayrıntılı bir biçimde incelemiştir.[2] Kuantum fiziğinin en temel ilkesi, Heisenberg’in Belirsizlik ilkesi, artık hem o hem o denilerek, ya o ya o diyen Aristo mantığının savunduğu üçüncü halin imkânsızlığı ilkesi Shrödinger’in paradoxu ile çürütülmüş oldu.


Aslında Kuantum mekaniği, sorumluluğu kucağınıza bırakır ve kesin, açık, rahatlatıcı yanıtlar vermez. Var oluş amacımızı sorgularken der ki “Evet, dünya çok büyük bir yer ve çok gizemli; yanıt mekanizma değil ama sana yanıtı da söyleyecek değilim; çünkü sen kendi kararını verebilecek yaştasın. Tasavvuftaki insan-ı kâmil olma yolunda gerekli olan, evrene ve kendine mikro kozmik açıdan bakarken, aynı anda makro kozmosu da görebileceği bir hologramı, zihninde yaratarak bir çeşit zihin felsefesi de ortaya atılmıştır.

Anlayacağınız evrenin holografik bir yapıda olduğunu düşündüğümüzde; evrende uzay-zaman koordinatlarının ötesine geçildiğinde ise geçmiş, şimdi, gelecek mutlak olarak izafileştirilebilir.

Ayrıca kuantum kuramı şu savı da ortaya atar; “Eğer bir yapı başlangıçta bir bütün oluşturmuş ise, o yapıyı parçalasanız dahi parçalar arasında etkileşim yerel olmayan bir biçimde devam eder.” Evrende birbirinden bağımsız iki ayrı şey yoktur, sadece tek vardır. Madde, enerji kısaca “sen ve ben” ayrımı kuantum düzeyinde geçerliliğini yitirmektedir. Bu evren, sadece onu oluşturan tek’in yaşamının eseridir. Fred Alan Wolf, “Evren, hem madde hem de şuuru tek bir alan halinde içeren dev bir hologram” demektedir.

Tasavvufi bilinç, evrenin işleyişini açıklamaya kalkarsa kadim hermetik yolu izler ve “sen çift görüyorsun bu gözündeki şaşılıktandır, âlemlerin hepsi hayaldir, tek ve tümel bir yapıdayız” der. Kısaca analoji yoluyla evrenin hologramdan ibaret olduğunu bilim destekli savunduğumuzda tavuk mu yumurtadan, yumurtamı tavuktan çıkar misali bir sorunsala düşeriz… Hem o hem o mantığını öne çıkaran bu sitemde artık sende haklısın denilmektedir. Oysa tüm IQ lar toplansa ve fikirler bir potaya konup eritilse kâinatın mutlak işleyişini bulma olasılığımız sizce yüzde kaç olur?

Yazar: Mürüvvet Çalışkan

[1] Kuantum Bilmecesi/ Fred Alan Wolf/ Omega yayınları 2011


[2] Dünyayı değiştiren Fizik devrimi ve Yedi Büyük Fizikçi / Etienne Klien / Say yayınları,2014

Facebook Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir