Ana Sayfa / Uygulamalı Felsefe / Modern Filozoflar, En Önemli Görüşlerinde Yanıldılar mı?

Modern Filozoflar, En Önemli Görüşlerinde Yanıldılar mı?

Yaptığım şey tam olarak şuydu: Zihnimi, duyu organlarımın sadece birine yoğunlaştırmak yerine, hiç de alışık olmadığı şekilde tümünü algılamaya zorlamaktı. Beynimi tüm duyusal uyarıcılara karşı eş zamanlı olarak açarak bilinç seviyemi yükseltmekti.

Şevki Işıklı

 

Birkaç gündür çevremdeki her şey, duyu organlarımın duyarlılığını artırmaya çalıştığımdan beri farklı görünmeye başladı. Üsküdar-Beşiktaş vapuruna bindiğimde telefonumu cebime koyup, başımı kaldırıp karşımdaki insanları, denizi ve boğaz içi köprüsünü seyrediyorum. Gördüklerimin üzerine duyduklarımı, tensel dokunma duyumum üzerine kokladıklarımı eklemeye başladım. Bunlara, martılarla paylaştığım simidin tadını da eklediğimde tuhaf bir şey oldu; neredeyse dünyaya gözümü ilk kez açmış gibi, dünya bambaşka ve çok boyutlu bir hologram gibi görünmeye başladı. Yaşadıklarım, bir meczubu cezbeden bir vecd halini andırıyordu.

Yaptığım şeyin, daha önce birileri tarafından denendiğine rastlamadım. Buda, Konfüçyüs ve Sidarta’yı okudum. Diogenes, Epikür ve Sokrates’i de. Üveys El Karani ve Hallac-ı Mansur’u da. Hiçbirinde rastlamadım.

Yaptığım şey tam olarak şuydu: Zihnimi, duyu organlarımın sadece birine yoğunlaşmak yerine, hiç de alışık olmadığı şekilde tümünü algılamaya zorlamaktı. Beynimi tüm duyusal uyarıcılara karşı eş zamanlı olarak açarak bilinç seviyemi yükseltmekti. İnanılmaz bir deneyimdi! Bu, her şeyin birbirine karışması ve bu yüzden bulanıklaşması yerine, dünyayı daha açık seçik görmemi sağladı. Artık vapurda bana eşlik eden şey, ne telefonumun ekranında akan ilişkisiz bir sürü ıvır zıvır enformasyonlar ne de çevremdeki öteki insanların donuk slüetleri idi. Onlar, tılsımı kaçmış sihir gibi, Güneşin doğuşuyla hükmü sönen Ay gibi oldular; birden ortadan kayboldular. Yerlerine çok boyutlu, cıvıl cıvıl, dinamik ve mebzul bir manzara geldi. Bu, görsel bir şölen olmaktan ziyade, bir zenginliğin içine dalıp varlığı içmek gibiydi, daha önce fark etmediğim açık seçik düşüncelerdi.

Bu ontolojik deneyim öylesine çok boyutluydu ki teolojik, epistemolojik ve etik katmanları harmonik bir dans içinde kendilerini bilincime sunuyorlardı. Burada sadece estetik boyutuyla ilgili birkaç şeyi yazdım.

Duyu Organlarımız İşlevlerine İndirgenebilir mi?

Gözün bir işlevi var; renkleri ve şekilleri onunla görüyoruz. Kulağın da bir işlevi var; sesleri onunla duyuyoruz. Kulaklarımız olmasaydı, seslerin var olduğunu asla iddia ve ispat edemezdik. Başkalarının tanıklıklarına itimat etmek ve inanmak zorunda kalırdık. Tecrübe etmek, inanmaktan iyidir. Dil için de aynısı geçerlidir: Elman şekerinin ve kaya tuzunun tadı ile asla karşılaşamazdık dilimiz olmasaydı. Burnumuz olmasaydı kokusuz zannederdik dünyayı. Burnu olmayan, ne bilsin hanımelinin kokusunu! Tenimiz de bir ara yüzdür bizi dünyevi gerçekle karşılaştıran. Dokunma duyusunu kaybeden için sertlik, yumuşaklık, ağırlık, hafiflik, kuruluk, ıslaklık gibi cisimsel dünyanın asli boyutlarının asla var olmazdı.

Ne renkler seslere ve kokulara indirgenebilir ne de sertlik ve yumuşaklık tat ile açıklanabilir. Gözümüz yoksa renkler de yoktur. Renkleri görmezsek varlık, bir boyut azalır. Aynı azalma, sesler, tatlar, kokular ve ten için de geçerlidir. Ne yazık ki ne gözün işlevi ne de estetiği, diğer herhangi bir duyu organına yüklenemez; diğer duyuların gözün işlevi ve verdiği estetik hazzı duyumsaması beklenemez.

Şurası da bir gerçek ki görmeyen için renkler ve şekiller, koklayamayan için kokular, duymayan için sesler, dili olmayan için tatlar, tensel dokusunu kaybeden için cisimsel özellikler yoktur.

Duyular, İşlevlerle Sınırlı Değil

Her bir duyu organımız, gerçekte çok boyutlu – çok katmanlı dünyayı, kitap sayfaları gibi önümüzde açar. Bu açış gerçektir fakat ne duyusal algılarımız bununla sınırlıdır ne de fiziksel dünya. İşlevin ötesinde, harika bir şeyle yüzleştirirler bizi. Göz sadece görmez, el sadece ellemez, dil sadece tatmaz.

Bir görsel estetik vardır, göz tarafından irad ve talep edilen: Renk ve şekillerde güzellik arar gözlerimiz. Ressamlar, mimarlar, şehir planlamacıları, kozmetik ve estetik cerrahi, peyzaj mimarisi ve daha birçok uzmanlık göze hoş görünmek, göz estetiğimizi korumak ve geliştirmek için vardır.

Bir ses estetiği vardır, kulak tarafından kabul edilen: Seslerde estetik bir güzellik arar kulaklarımız. Merkep sesinden duyulan rahatsızlık da, bülbüle hayranlık da bu yüzdendir. Ses estetiğimizi geliştiren ve tatmin eden müziği, kulaklarımız için doğaya bakarak tatlit etti. Ses sanatçıları, şarkıcılar ve müzisyenler, ses parçalarından (notalardan) kulağa hoş gelecek besteler yaparlar; sesimizi eğitir ve güzelleştirirler. Dinlediğimiz bir hitabet ya da hutbeyi; diksiyon, ritm ve çoşku güzelleştirir.

Bir koku estetiği vardır, burun tarafından alımlanan: Kokularda estetik bir güzellik arar burunlarımız. Pis kokulardan uzaklaşıp mis gibi kokulara yönelmemiz bu yüzdendir. Itriyatı, parfümeriyi biz üretiyoruz fakat doğadaki her şeyin, çevremizdeki herkesin, özel insanların kendine özgü kokusu var.

Bi dil estetiği vardır, damak zevki denilen: Yaşamak için yeriz fakat yemek için yaşamalezzetli yiyecekler hazırlamak için gastronomi ve mutfak bilimleri icat ettik. Yiyeceklere lezzet katacak baharatlar için binlerce kilometrelik uzaklıklara seyahat ettik. Yenilebilir her şeyin kendine özgü bir lezzeti var.

Tenimizin dokunma estetiği var. Bedenimizin diğer tensel dokunuşları, hazza yönelik. Soğuk ve sıcağı hissetmekle kalmıyoruz, sıcak veya ılık denizde yüzmeyi, yazları serin yaylarda yaşamayı seviyoruz. Ellerimizin estetik hazzı ise bambaşka. Ellerimiz sadece tutmak için değil, dokunmak ve haz almak için de var. Parmak uçlarından dokunarak aldığımız hazzı hepimiz biliriz.

Dünyayı Güzelleştirmeye Hazır ve Nazırız

Duyu organlarımız bizi, dünya ile güzel ilişki kurmaya yönlendiriyor. Güzel ve hoş olana yönelir, çirkin ve nahoş olandan uzaklaşırız. Pis, çirkin, tatsız, kaba ve dağınık olanı mis, güzel, tatlı, şirin ve düzenli kılmaya çalışırız. Böylece duyu organlarımızın bu keyfi estetik doğaları, dünyamızı güzelleştirmemiz için bize içgüdüsel olarak yardım ederler. Duyu organlarımızla dünyayı hem renk, ses, koku, tat ve sertlk olarak inşa ederiz hem de güzelleştiririz. Güzelleştirme eğilimimiz öylesine kuvvetli ki en ilkel durumda bile güzele meylediyor oluşumuz, güzelliği onaylayarak ve takdir ederek yaydığımız anlamına gelir. Güzellik karşısındaki şaşırırız. Bu şaşkınlık bize iyi gelir, hoşumuza gider.

Modern Filozoflar Yanılıyorlar

Modern madde ve ruh görüşümüzü inşa eden Descartes gibi filozoflar, varlığın ne olduğu konusunda yanılıyorlar. Varlık sadece sertlik ve yer kaplamaktan ibaret değil. Fiziksel dünyanın boyutları, tensel dokunuşa indirgenemez. Bu haliyle varlık, en-boy-derinlikten müteşekkil bir üç boyutluluktan başka bir şey olamaz. Fakat bizim yukarıda analiz ettiğimiz gibi, rüzgarda salınan bir gül dalının hacminden ziyade kokusu, tadı, rengi ve sesi de var. Bunlar da duyusal ve gerçektir.

Descartes’a bakarsak gül dalının özü, yer kaplamak ve sertlikten başka bir şey değildir. Locke’a bakarsak renkler ve sesleri taşıyan bir fiziksel yongaların var olması gerekir. Bu fiziksel yongalar, sertlik ve yer kaplama gibi, birincil nitelikleri taşırlar. Gül fiziksel bir kütlesi olmalı ki rengi, sesi ve kokuyu taşısın diye düşünür.

Aslında Locke da haklı görünmez. Çünkü biz, gülün özünün güzel koku, renk ve tat olduğundan eminiz.  Descartes ve Locke gibi moderniz filozoflar, fiziksel dünyayı tensel dokunuşa indirger. Heidegger, varlığın nesne boyutuna indirgendiğini, nesnelerin ise işe yaramaktan başka bir işlevinin olmadığını söyleyerek bu indirgemeciliği farklı bir açıdan eleştirmişti. Bu bu eleştiri bile gerçeği yansıtmaya yetmez. Çünkü ne gülün özünü yer kaplayan kütlesidir ne de gülün işlevi orada öylece duruşudur. Gülün özü renk ve duruş olduğu kadar kokudur da. Bu ise estetiktir.

Dünyamıza Yeni Bir Boyut Ekleriz

Duyusal estetik yeteneğimiz, dünyayı sadece fiziksel olarak var olma hapsinden kurtarır: Dünya, estetik yeteneğimize hitap ederek, duyu organlarımız dünyadan bu estetik duruşu talep ederek, münasip bir işbirliğinde fiziksel mevcudiyeti estetik bir boyuta taşırlar. Var olmak, güzelce var olmak seviyesine çıkar. Güzellik bizatihi ve de mahza var olur; çoğu zaman söylendiği gibi indirgenemez bir değer olur. Şeyler, sadece tensel bir dokunuşun nesnesi olduğunda, estetik işlevi dışlandığında basitce var olur. Basitçe var olmaya, güzelce var olmayı tercih ederiz.

Estetik, varlığın cazibesidir. Öyleyse cezbedilen bir alımlayıcı olmalıdır. Bu çekicilik, öncelikle insanın varlıkla ilişkisinde ortaya çıkar fakat gerçekte bizatihi varlıkta da vardır. Buna var olmanın, var olmama karşısındaki üstünlüğü denir. Var olan, olmayana nazaran güzeldir; varlık güzeldir. Öte yandan bir vadi, insanlar onu hiç görmese de milyonlarca yıl boyunca ideal formuna ulaşmak için yontulur; her kıpısında ayrı bir güzellik taşır. Bir heykeltraş gibi doğa kendini imar eder.

Eğer daha fazla duyu organımız olsaydı, örneğin kadınların şu bahsettikleri altıncı his gibi, dünyayı daha çok boyutlu algılayabilirdik. Belki de sahip olduğumuzu zannettiğimizden daha fazla algılama vasıtamız vardır. Bilgelik de duyumlarımızı artırarak varlığı kavramakla ilgilidir.

Facebook Yorumlar

Bir yorum

  1. Avatar

    “Şurası da bir gerçek ki görmeyen için renkler ve şekiller, koklayamayan için kokular, duymayan için sesler, dili olmayan için tatlar, tensel dokusunu kaybeden için cisimsel özellikler yoktur.”:
    A’raf surasi 79. ayet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir