Ana Sayfa / Bilişim ve Teknoloji / Yapay Zeka, Materyalizm Tabutuna Son Dokunuş mu Olacak?

Yapay Zeka, Materyalizm Tabutuna Son Dokunuş mu Olacak?

Yapay zekanın imkanı hakkında tartışmaya başlamak bile çok zor. Çünkü ne hakkında konuşacağımıza karar vermeden önce ortadan kaldırılması gereken birçok semantik enkaz karşımıza çıkıyor. Şu soruyla başlayabiliriz:

Yapay zeka; yapay öz bilinç, yapay bilinç anlamına mı gelir?

Bana göre öyle olmalı çünkü diğer türlü, gelişmiş bir makineden başka bir şey hakkında konuştuğumuzu söyleyemeyiz. Fakat aynı fikirde olmayıp bilinç konusunun önemsiz olduğunu ve asıl meselenin pratik amaçlar için insan zekasına benzeyen bir uzmanlık sistemi geliştirmek olduğunu savunanlar da olabilir.

Birçok uzmanın yapay zekaya, bu yüzyılın içinde ulaşılacağını ve gezegenimizdeki insan egemenliğine büyük bir tehdit oluşturacağını ön gördüklerin düşünürsek bu konuşulmaya değer bir konudur. Belki o kadar acil olmasa da felsefi yönden en az bunun kadar ilginç olan bir başka bir konuysa zekâ yapanın imkanı problemidir.

Bir makinede öz bilinç gelişirse bunun insan olan üreticisi tarafından “yaratılmış” olduğunu değil, tetiklenmiş olduğunu düşünmemiz gerekmez mi? Sonuçta insanlara da anne-baba olduklarında hayat veren olarak değil, bir “aracı” gözüyle bakılmıyor mu?

Bana göre, özbilince yol açan belirli bir özyinelemeli karmaşıklığa sahip bir makine icat edildiğinde, bu hangi karmaşıklığın hangi gerçeklik seviyesinde bilincin ortaya çıkmasına hükmedecek olan bazı çekimler sayesinde olacaktır. Philip Dick’in deyimiyle:

“Makine hayat ‘kazandı’”.

Gelelim bir başka noktaya: Çok daha uzak gelecekte makine otomasyonunun otomatik kendi kendini ayarlama ve uyarlamanın biyolojik evrime yakın bir simülasyonuna kadar dayanacağı bir boyuta ulaşması muhtemel… Böyle bir durumda ise “yapaylık” fikri, makinelerin sonuç olarak doğanın bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı eder ve tüm yaratılmışlar gibi doğal durumlara yanıt vermeleri için daha geri plana atılmış olur. Bu fikir Poul Anderson’un  “Epilogue” (1962) hikâyesinde çok güzel anlatılmış. Makinelerin üzerinde tüm bilgiye sahip elektronik cihazlar DNA rolü üstleniyorlar. Ağır radyasyonun, tıpkı organik bir gene etkisi olduğu gibi bu kayıtlara da etkisi olur ve ortaya çıkan mutasyonlar doğal seçilimler olarak kendi rollerini üstlenirler.

Peki, Turing Testi’nin faydalarından geriye ne kaldı?

Turing Test’i, 1954 yılında henüz çok gençken ölen Alan Turing’in 1950’li yıllarda yazılmış “Computing Machinery and Intelligence” isimli makalesinde önerilen bir testtir. Testi uygulamak için birisi, görmediği bir insana ve bir makineye sorular sorar ve verdikleri cevapların kalitesi doğrultusunda ikisini ayırt etmeye çalışır. Yani hangisi makine, hangisi insan? Makine, insanın verdiği cevaplardan ayırt edilemeyecek kadar iyi cevap veriyorsa testi geçer ve insan beyninin başarılı bir taklidi olarak kabul edilir. Yani yapay zeka.

Turing’e kalsa belki bu kadarıyla memnun kalırdı. Sadece taklit (imitasyon) derecesini incelemekten bahsedecek olursak bu test iyi bir test. Fakat felsefi konuları da düşünürsek olayı burada bırakmak mümkün değil. Arthur C. Clarke gibi bazı yazarların Turing Testinin olduğundan daha ciddiyetsiz olduğunu düşünmeleri çok üzücü. Sanki öz farkındalık konusu önemsizmiş gibi konuşuyorlar.

Diğer tarafta belki Clarke’i hafife alıyorum. Belki hepimizin birer makine olduğunu iddia ederken (önemli olanın malzemenin değil, kalıbın olduğunu iddia ediyor) konuyu belirli bir karmaşıklık seviyesine ulaştıktan sonra hem canlı hem de cansız organizmaların hükmünde üstün bilince getiriyor. Yani karmaşıklığın bilincin ta kendisi olduğunu söylüyor. Beyninin arkalarında bir yerlerinde bilincin daha üst bir gerçeklik seviyesine ulaşmasına izin verip vermemesine bağlı olarak söylenmesinin akıllıca veya aptalca olduğunu savunuyor.

Ben bu görüşü dini doğamalara olmasa da tümüyle felsefedeki değer ayrımına dayandırıyorum. Bu ayrımın aksi hiçbir zaman ikna edici biçimde kanıtlanamadı. Üstelik bu, filozofların bin yıllık entelektüel çabaları ve tartışmaları sonucunda vardıkları en sağlam yargılardan bir tanesidir: Tek bir olgudan değer türetilemez.

Bana inanmıyorsanız kendiniz deneyin! Hayat ölümden daha mı iyi? Evet? Neden? Hayat evrene daha çok karmaşıklık ve çeşit katıyor, diye mi?

Peki, karmaşıklığın ve çeşitliğin basitlik ve monotonluktan daha iyi olduğunu kim söylüyor?

Değer, kendi boyutundan gelir. Kendi aslı, kendi görünüşü veya gerçeklik seviyesi vardır. Tek bir olgudan değer türetilebilseydi anında değer olmaktan çıkardı.

Belki önümüzdeki on yıllar içerisinde makinelerden biri, kişilik sahibi biri olarak “uyanacak”. Bazıları bunu, dünyaya aklı bizim getirdiğimiz ve arıtılmış bir devre kartından başka bir şey olmadığımızı gösterdiğini kanıtlamış gibi sunabilir ve böylece manevi inanışlara karşı kullanabilir. Karşılığında ben de şunu denerim:

Yapay zekânın icadı, materyalizmin tabutuna son dokunuş olacak.

Reşat OKUR

Facebook Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir